Türkiye, son birkaç gündür yoğun yağışın vurduğu ve bu saate kadar 4 yurttaşın hayatını kaybettiği, İstanbul’da ki içler acısı manzarayı seyrediyor. Doğrusu bu manzara kentin son 30 yılın en çok yağışını almasının yol açtığı manzara olarak görülse de sorun, doğal afet gerekçesiyle, geçiştirilecek kadar, basit bir sorun değil. Zira yıllardır uzmanlar yetkilileri bunların yaşanabileceği konusunda uyarıyorlar. Suyu tutacak orman ve bitki örtüsü yok edilmiş, gökdelenler, plazalar kenar semtlerin önceki gecekondularının yerini almış, apartman görünümlü yeni gecekondular. Asfaltlanıp, betonla kapatılmış toprağın, aşırı yağmur suyunu emmesinin imkânsız hale getirilmesi, kenti sel sularına teslim etti. Öyle ki bentlerin dibine yapılan binaların çatılarından ve binaların altından fışkıran sel suları, mega kentin tam bir bombanın üzerine oturtulduğunu gözler önüne serdi. Özellikle doldurulan veya üzerleri betonla kapatılan dere yataklarının, yerleşime açılması ve üzerine bina yapımına izin verilmiş olması, deprem korkusu yaşayan İstanbul’un bir başka tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermiş oldu.
Maalesef Türkiye, sanayileşme sürecinde sanayiyi Anadolu’ya yaymak yerine, gerek devletin izlediği kırsalı kente göç ettirme politikası gerekse sermayenin ulaşım kolaylığına kaçması sonucu, bugün 87 milyon olan Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun dörtte biri, İstanbul ve çevresinde ki yakın illere, yığılmış durumda. Kuşku yok ki, bu yığılmanın en net sonucu, İstanbul’da barınma ve iş alanları için, kaldırabileceğinden çok daha fazla bina yapma ihtiyacının ortaya çıkmasıdır. Maalesef bu ihtiyaçtan dolayı, kent coğrafyasının doğal yapısı insan eliyle bozuldu. Kuşku yok ki insan elinin kentin doğal yapısını tahrip etmesinin sonucu ise bugün yaşananlardır. Ne yazık ki bugün yaşananlar, gelecekte çok daha fazlasının yaşanacağını gözler önüne serdi.
Kuşkusuz İstanbul sadece yoğun nüfus akışının ortaya çıkardığı barınma ihtiyacından dolayı, doğasının tahrip edilmesi sorunu yaşamıyor. Anadolu’da ki genel tabirle, “Taşı toprağı” altın İstanbul, rant merkezi haline getirildi ve kentin rantından pay kapmak isteyen sermaye grupları kentin altını üstüne getirerek, dışarıdan bakınca ihtişamlı görünen devasa binalar diktiler. Bu da kentin doğal yapısını yok etti. Elbette bunda, sermayenin her dediğini yapmakta sakınca görmeyen, merkezi ve yerel iktidarların büyük payı var.
Bakın, Yeni Parti (YP) Grup Başkanvekili Murat Emir, İstanbul’da yaşanan sel felaketinden sonra TBMM’de yaptığı konuşmada ne diyor? “İstanbul’da 20 yılda 168 dere yatağını kurutup 901 km beton dökenler, bugün sokaklarımızın göle dönmesinin sorumlusudur! Çevre katliamıyla yetinmeyip, halkın iradesini yok sayarak, tehdit ve hileyle belediyelere çökmeye çalışıyorlar.” Evet başta İstanbul, ülke de çarpık yapılaşmadan dolayı kentlerin devasa sorunları varken, sorun yaşanan kentlerin birçoğunu 30 yılı aşkın süre yönetmiş olan iktidar partisi, yerel seçimlerde kaybettiği kentleri yargı operasyonlarıyla ele geçiriyor. Ele geçiremediğinde ise belediyelerin yetkilerini tırpanlıyor, proje onaylarını merkezi iktidar olarak kendisi yapıyor.
Evet, İstanbul’da geçmiş yıllarda uygulanan yanlış kentleşme politikaları nedeniyle çok sayıda derenin üzeri betonla kapatıldığı ve kapatılan dere yataklarına yoğun şekilde yapılaşma izni verildiği inkâr edilemez bir gerçektir. Maalesef geçmişte bu politikaya karşı çıkan şehir plancılarının söyledikleri duyulmadı. hatta kentsel dönüşüme engel olmakla suçlandılar. Bu şehir plancılarından, Tayfun Karaman Gezi davası, Beyoğlu Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ise yolsuzluk soruşturması kapsamında şu anda cezaevindeler.
Geçen hafta yaşanan sel felaketinin ardından, yapılan açıklamalar, İstanbul’daki 108 derenin doğal yapısını kaybettiği, suyun binaların altından aktığı ve geçmişte bazı dere yataklarının daraltılarak kapatılmasından dolayı taşkın riskinin arttığını ortaya koyuyor. Üstelik bu konu geçmişte resmi raporlara yansımış ve uzmanlar tarafından dile getirilmiştir. Tüm bunlara rağmen, rantın başını döndürdüğü küçük bir azınlık, 16 milyon insanın hayatını tehdit edecek yapılaşmaya son hız devam ediyor.
Hatırlayacaksınız bundan 5 yıl önce, 11 Ağustos 2021 tarihinde Kastamonu’nun Bozkurt ilçesinde şiddetli yağış ilçenin içinden geçen Ezine Çayının taşmasına yol açmıştı. Birçok ev ve işyerinin su ile suyun getirdiği balçığın altında kaldığı, 65 kişinin hayatını kaybettiği, 7 kişinin ise kaybolduğu, göz göre göre gelen bu felaketin nedenleri konusunda çok çarpıcı iddialar gündeme getirilmişti. Söz gelimi, ilçenin yukarısında dere üzerinde bulunan Hidroelektrik Santralin (HES) kapaklarının patladığı, santrale su taşıyan boruların patladığı ve ilçenin hemen üst kısmında, dere yatağında bulunan tomruk deposunda ki tomrukların, sele kapılarak, ilenin içine sürüklendiği ve köprülerde sıkışarak, suyun ilçenin içine akmasına yol açtığı yönünde birçok iddia vardı. Yine HES yapım sürecinde, ilçenin yakınında doğanın tahrip edildiği, ağaçların kesildiği, dere yatağının değiştirilerek daraltıldığı iddiaları ileri sürülmüştü. Maalesef tüm bu iddialar yeterince araştırılmadan felaketin üstü kapatılmıştı. Netice de TOKİ tarafından afetzedeler için, yeni konutlar ve işyerleri inşa edilmişti. Başlı başına bu örnek, ülke coğrafyasında doğa tahribatının yaygın bir şekilde devam ettiğini gösteriyor.
Selin Bozkurt ilçesini vurması sürecinde; 16 Ağustos 2021 tarihinde başka mecrada yayınlanan “ARKASI GELMEYEN AFETLERİN NEDENLERİ VE ACİZLİK!” başlıklı yazımda, 19 yıldır (o zaman 19 yıllık iktidardı) ülkeyi yöneten AKP iktidarı ile onun başında bulunan Cumhurbaşkanının, söylediklerini bir kenara bırakalım, her afet ve felaket de olduğu gibi bu sel felaketinin, öncesi, meydana gelişi ve sonrasıyla ilgili ortaya atılan çok ciddi iddialarla ilgili bazı sorular soralım demiş yukarıda belirttiğim iddialarla ilgili sorular sormuştum. Tabii biz ne sorarsak soralım iktidar bildiğini okumaya ve her felaketten sonra muhalefeti suçlamaya devam ediyor. Ne yazık ki bu ülke her şey benim olmalı, her şeyi ben bilirim, tek yetkili benim diyen, üstüne sorumluluk almadan, sürekli başkalarını suçlayan bir iktidar anlayışı ile yönetiliyor.
Tüm bunlar yaşananların, doğal afetten ziyade devlet ile sermayenin nüfusu belli bölgelere göçe zorlamaları sonucu, belli merkezlerde ortaya çıkan yoğunlaşmadan kaynaklı, kentlerin çarpık yapılaşmasının sonucu yaşandığını gösteriyor. Maalesef ortaya çıkan barınma sorunundan rant devşirmeye dayanan anlayış nedeniyle, tek tek kentler artık ciddi risklerle karşı karşıyadır. Elbette bu son birkaç yılda ortaya çıkmış durum değildir. Zira Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze özellikle 1950’li yıllardan itibaren izlenen ekonomik politikanın sonucudur.
Ancak kabul etmek gerekir ki, 24 yıllık iktidarın devamı olduğu siyasi geleneğin, 1990’lı yılların ortasından itibaren, yerel yönetimlerde söz sahibi olmasıyla birlikte hız kazanmış bir politikadır. Zira AKP döneminde, başta Karadeniz bölgesi, ülke coğrafyası HES projeleri, maden aramaları, yabancı tekellere tanınan altın arama imtiyazı, Kamu Özel İş birliği ile yapılan ve şirketler tarafından işletilen, köprü, otoyol, tünel, havaalanı gibi projeler yapılırken, ormanlık alanların tahrip edilmesi su kaynaklarının kurutulması veya akan suların akış yollarının değiştirilmesinden dolayı ülke coğrafyası ile doğal kaynakları, tarumar edildi. Maden aramalarının yapıldığı bölgelerde canlı yaşam tehdit altında. Başta metropol kentler, çarpık yapılaşma ile insan hayatı hiçe sayılıyor. Özellikle Karadeniz bölgesinde, HES projeleri ile derelerin akış yönleri değiştirildi. Boş kalan dere yatakları imara açıldı, konutlar inşa edildi. Bu nedenle, İstanbul’da yaşanan son felaketin, benzerlerinin yaşanması kaçınılmazdır.
Kısacası İstanbul’da yaşanan sel baskını, doğal değil, rantsal afettir!
Veli Beysülen


YORUMLAR