Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

AYAĞA KALKIN ANAYASAYA SAHİP ÇIKIN

Geçen hafta bu köşede yayımlanan “EKONOMİ POLİTİKASININ KARI SERMAYENİN ZARARI YOKSULUN!” başlıklı yazımda, Borsa’da patlak veren krize değinmiş ve 10,5 ay önce manipülasyonu biliyoruz ve gerekli tedbirleri alacağız diyen Hazine ve Maliye Bakanının bu açıklamasına rağmen tedbir alınmadığını belirtmiştim.


Geçen hafta bu köşede yayımlanan “EKONOMİ POLİTİKASININ KARI SERMAYENİN ZARARI

Geçen hafta bu köşede yayımlanan “EKONOMİ POLİTİKASININ KARI SERMAYENİN ZARARI YOKSULUN!” başlıklı yazımda, Borsa’da patlak veren krize değinmiş ve 10,5 ay önce manipülasyonu biliyoruz ve gerekli tedbirleri alacağız diyen Hazine ve Maliye Bakanının bu açıklamasına rağmen tedbir alınmadığını belirtmiştim. Nitekim manipülasyonla ilgili detaylar ortaya çıktıkça, manipülasyonu yapanların korunduklarına dair kuşkular artıyor. Zira manipülasyonun merkezinde yer alanların AKP ile ilişkilerinin olduğu, içlerinde bakanlık yapan ve halen parti yönetiminde olanların olduğu ortaya çıkmaya başladı.

Bunlardan biri, Pusula Holding Yönetim Kurulu Başkanı Muhammet Yarız. 5 yıl önce AKP Gençlik Kolları üyesi iken sokaklarda Rabia işaret yaparak partinin afişlerini asan Yarız, yürü ya Muhammet diyenlerin elinden tutmasıyla holding yönetim kurulu başkanı oluyor. Kısa zamanda yüz milyon liralarla oynamaya başlıyor. Dünün afiş yapıştıran genci bugün 750 milyon liralık lüks yata sahip, lüks arabaları, uçağı var. İsviçre’deki hesabına 1 Milyar 300 milyon lira kaçırmış. İlginçtir; sade vatandaşın birbirine aktardığı 1000 lirayı gören ve hesabını tutan, gerektiğinde ise çağırıp örgüte destek vermekle suçlayan devlet bunları görmüyor.

Elbette görüyor ama birileri yürü ya Muhammet dediği için, herkes görmedim, duymadım, bilmiyorum diyerek üç maymunu oynuyor. Tabii ki bu şekilde vur kaç yapan sadece Pusula Holding ve onun başındaki AKP gençlik kollarında şekillenmiş Muhammet Yarız değil. Manipülasyonun görünen ve şimdilik gözaltına alınıp tutuklanan ortakları var. Perde arkasında duran, dokunulmaz bürokrat ve siyasetçi ortakları var. Nitekim Yeni Parti sözcüsü Zeynel Emre ile AKP’li Şamil Tayyar iki gün önce AKP Genel Başkan Yardımcısı eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya ile eşinin, 4 ay önce 163 milyon 46 bin lira yatırdıkları hisseleri operasyondan birkaç gün önce satarak 2 milyar 170 milyon lira kazandıklarını açıkladılar. Anlaşılan iktidar, operasyonları görünenlere yönelterek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor.

Evet, bakan biliyoruz dedi ama seyretti ve bu ülkenin 20,4 milyar dolar, parası uçtu gitti. Şimdi fonlar tasfiye ediliyor ve bu ülkenin vergi mükellefi milyonlarca yoksulunun sırtına, bugünkü kur üzerinden yaklaşık 1 trilyon lira borç binmiş oldu. Maalesef para…para…para diyen yönetim anlayışından dolayı, ülke kısa yoldan para kazanmak isteyen vurguncu çetelerin cenneti haline geldi.

Türkiye, fotoğrafının bir yüzünde soygun düzeni tüm hızıyla devam ediyor. Diğer yüzünde ise her gün daha fazla katlanılamaz hale gelen açlık ve sefalet var. Bu sefalete katlanamayan insanlar intihar ediyor. Nitekim iki gün önce, 2023 yılında kamu çalışanlarına verilip emeklilerine verilmeyen seyyanen zammın emeklilere verilmesi için açılmış olan davayı esastan görüşecek, Anayasa Mahkemesine (AYM), seslerini duyurmak üzere mahkeme önünde toplanmış olan emeklilerden emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, “Artık dayanamıyorum” dedikten sonra şakağına dayadığı silahın tetiğine basarak intihar girişiminde bulundu. Olay yerinde ağır yaralanan Ali Şekeroğlu, kaldırıldığı hastanede tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetti. Yıllarca bu ülkeye hizmet etmiş bir insan, aldığı emekli aylığı ile geçinemediği için hayatına son verdi. Normal demokratik ülkelerde, bu intihar üzerine on binlerce insan sokaklara dökülür, hükümet politikaları protesto edilir. Sonuçta ilgili bakanlar veya hükümetin tamamı istifa eder. Tabii bu dediklerim, normal demokratik ülkeler için geçerli. Yani bu demokrasi kriterleri, Türkiye gibi atamalı bakanların yürütmenin başı cumhurbaşkanından talimat almadan hareket edemedikleri bir ülke için geçerli değil!

Öte yandan geçen hafta bu köşede yayımlanan yazımda, DİSK-AR’ın elimde çocuk işçiliğine dair araştırma raporunun Eylül 2026 bülteni olduğunu belirtmiş ve meslek eğitiminden, çalışma koşullarına, verilen ücretlerden çocuk işçilerin maruz kaldıkları iş cinayetlerine dair birçok konuya genişçe yer verilen rapordan çarpıcı rakamlar aktarmıştım. Maalesef bu ülkede yaşananların temelinde anayasa ve yasalara, hatta kendi yaptığı anayasal ve yasal düzenlemelere uymayan iktidar anlayışı var.

Kuşkusuz Türkiye, eskiden de anayasa ve yasalara uyulmadığı hatta anayasayı koruma bahanesi ile darbeler yapıldığı ve anayasanın rafa kaldırıldığı dönemler yaşadı. Ancak kabul etmek gerekir ki, hiçbir dönemde 24 yıllık AKP iktidarında olduğu kadar anayasa yok sayılmadı. Özellikle tek adam yönetimine geçilen 2018 yılından bu yana, deyim yerindeyse tam bir anayasasızlık hali yaşanıyor. Zira yeni yönetimde denetim mekanizmaları tamamen devre dışı bırakıldı. Yasama ile yargının denetim yetkileri ellerinden alındı. Bakanlar atamalı memur statüsünde ve parlamentoya karşı sorumlulukları yok. Seçilmiş milletvekilleri, atanmış bakanlar hakkında gensoru önergesi veremiyorlar. Verdikleri soru önergelerine bakanlar lütfen cevap veriyorlar veya hiç cevap vermiyorlar. Verdikleri cevaplarda yer alan bilgiler çoğu zaman yetersiz veya yanlış. Muhalefetin verdiği tüm araştırma önergeleri, iktidar blokunun çoğunluğu ile anında reddediliyor. Kısacası yasama denetimi tamamen devre dışı kaldı ve yasama yürütmenin istediği kanunları yapmakla sınırlandırıldı. Yargı artık yürütmenin kontrolünde. Yürütmenin hemen hemen hiçbir kararı artık yargıdan dönmüyor. Yargının şimdiki işi siyaseti iktidarın istediği gibi dizayn etmek.

Kuşkusuz anayasa ve yasa tanımazlığın yaşandığı alanların başında temel hak ve özgürlükler alanı geliyor. Zira anayasanın toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına ilişkin düzenlemesi rafa kaldırıldı. Artık en basit bir basın açıklaması bile mülki amirler ile emniyet birimlerinin iznine tabi. Anayasanın ilgili maddeleri ile bu maddelerin dayandığı uluslararası sözleşmelerin tanıdığı, örgütlenme ve toplu pazarlık hakları kullanılamıyor. Anayasanın açık hükmüne rağmen, sendikaya üye olan işçiler işten çıkarılarak açlığa mahkûm ediliyor. Anayasayı tanımayan işverenler ise iktidarın emrindeki kolluk tarafından korunuyor. Barajlı sendikal kanunlardan dolayı, birçok sendika baraj altında üyeleri adına toplu sözleşme yapma yetkisi yok! Toplu Sözleşme masasında anlaşma sağlanamaması halinde, işçinin hakkını alabilmesinin son aracı olan grev hakkı kullanılamıyor. Zira birçok işkolunda grev yasağı var. Grev yasağı olmayan işkolların da ise başlamak üzere olan veya başlamış grevler, “Milli Güvenlik” gerekçesiyle cumhurbaşkanı kararnamesi ile erteleme adı altında yasaklanıyor. Kamu işyerlerinde işçiler ile kamu çalışanları hükümetin atadığı bürokrat ve amirlerin baskısı nedeniyle, yandaş konfederasyonlara bağlı işkolu sendikalarına üye olmak zorunda kalıyorlar. Kamuda esnek çalışma biçimleri ile farklı statülerde çalıştırılan personel, sendikasız ve kuralsız çalışmaya mahkûm edildi. Geçen hafta ki yazımda da belirttiğim gibi, bu ülkede çocuklar eğitim çağında, ucuz işgücü olarak sermayenin hizmetine sunuluyor. Yoksul ailelerin çocukları düşük ücretle, sosyal haklardan yoksun, iş cinayeti tehdidi altında ilkel koşullarda çalıştırılıyorlar. İş cinayetlerini önleyecek tedbirler maliyet unsuru olarak görüldüğü için alınmıyor ve iş cinayetleri artarak devam ediyor. İşçiler, işsiz kaldıklarında gelir desteği vermesi gereken İşsizlik Sigorta Fonu, işveren teşvik fonuna dönüştü. Tüm bunlar iktidarın, çalışanların örgütlenme ve toplu pazarlık haklarına ilişkin anayasal ve yasal düzenlemeleri tanımadığının kanıtlarıdır.

Peki bunlara karşı sendikalar ile konfederasyonlar ne yapıyor? Maalesef bunlara karşı işçi konfederasyonlarından DİSK, kamu çalışanları konfederasyonlarından KESK, zaman zaman da KAMU-İŞ ses yükseltmeye çalışsalar da yetersiz kalıyorlar. Zira alışılmış basit açıklama ve yürüyüşlerle iktidarın anayasa ve yasa tanımazlığının önüne geçilemeyeceği açıktır. O zaman ayrımsız tüm sendikalar ile konfederasyonların bir an önce bir araya gelmelerine ihtiyaç vardır.

Buradan DİSK, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ’e sesleniyorum, sizi duymayan, söyledikleriniz bir kulağından girip diğerinden çıkan, anayasa ve yasa tanımaz bu iktidarla oturduğunuz sözde, “Sosyal Diyalog Masası” başta işçiler, çalışanların hak kayıplarının katlanarak artmasından başka işlevi olmayan bir masadır. Bu masada oturarak, iktidarın anayasa tanımazlığına meşruluk kazandırmayın. Zira bu iktidar sınıfsal tercihini sermayeden yana yapan bir iktidardır. Yapacağınız şey, bir araya gelmek ve çalışanların merkezinde yer aldığı eylem biçimlerini hayata geçirmektir. “Anayasaya Sahip Çıkıyoruz” kampanyası başlatarak, gerekirse iş bırakmaya gidecek eylemler dizisiyle iktidarı anayasaya uymaya zorlamak, anayasadaki hakları ısrarla kullanmakla mümkündür. Unutmayın; 1980 öncesinde, 15-16 Haziran büyük işçi direnişi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) ve Faşizme İhtar eylemlerinde DİSK’in sloganı, “Anayasaya Sahip Çıkıyoruz!” sloganıydı ve başarılı olmuştu. Artık iktidarın yaptıklarına meşruluk kazandırmaktan başka işlevi olmayan sözde diyalog masasında oturmayın, ayağa kalkın ve anayasaya sahip çıkın!

Veli Beysülen

 

HALKIN GAZETESİ YÖNETİM NOTU:HALKIN GAZETESİ KÖŞE YAZARLARININ YAZILARINDAN SORUMLU DEĞİLDİR YAZARLAR KENDİ YAZILARINDAN SORUMLUDUR