“Bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz, manipülasyonla mücadelenin dozunu, kayıt dışı ile mücadelenin dozunun ötesine taşıyacağız.” Bu sözler Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e ait. Şimşek bunları 4 Kasım 2025 tarihinde katıldığı 9. Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresi’nde yaptığı konuşmada söyledi. Yani bu ülkenin Hazine ve Maliye Bakanı, bundan 10,5 ay önce sermaye piyasaları ile ilgili bir toplantıda manipülatif satışları bildiklerini itiraf etti ve tedbir alacaklarını açıkladı.
Peki, gerekli tedbirleri aldılar mı?
Tabii ki almadılar. Almış olsalardı, Türkiye 17 Eylül 2026 tarihinde Borsa’da yatırımcılara hisse senedi satan 131 fonun yetkilerinin iptali ve tasfiyesi kararı ile karşı karşıya kalmazdı.
Şimdi soru şu: Kasım 2025’te “Manipülasyon var izin vermeyeceğiz” diyen bakan ve emrindeki bürokrasi neden tedbir almadılar? Ya Bakanlık umursamadı. Nasıl olsa Borsa’ya para giriyor, “Bırakın yapsınlar bırakın geçsinler” diyerek müdahale etmedi. Ya da daha güçlü siyasi aktörler müdahaleyi engelledir. Evet bakanlığın öncelikle bu soruya cevap vermesi gerekiyor. Çünkü geciken müdahaleden dolayı, manipülatif satışlardan hisse senedi alan yatırımcıların milyarlarca lira zararını şimdi kamu, yani vergi mükellefi bizler üstleneceğiz. Öte yandan bu gecikmenin bedelini ödeyecek olan toplumun, ödenecek toplam borç ile bu borcun hangi yöntemle hangi kaynaklardan karşılanacağını bilme hakkı var. Öncelikle manipülatif satışlara göz yuman Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) başkan ve yetkililerinin haklarında soruşturma açılıp açılmayacağı, varsa suçları yargılanıp yargılanmayacakları kamuoyuna açıklanmalıdır. Tek odalık bir büroya bir masa atarak, fon yönetimi yapan fon yönetimlerinin manipülatif satışlarına göz yuman sorumlular kimler, bunlar hakkında soruşturma açılacak mı? Göz yumulan fonların iktidarla ilişkileri nedir? Kim veya kimler tarafından korundular? Esas itibariyle sorulacak birçok soru var!.
Burada esas üzerinde durulması gereken husus, bu manipülatif faaliyetlere izin ve garanti verilmesidir. Zira verilen garantiler, fon yönetimlerini cesaretlendirmekte ve bir risk durumunda kamunun devreye girmesinin verdiği güvenle; riski alan aktör başarısızlığının maliyetinin tamamını kendisinin üstlenmeyeceğini bilerek rahat bir şekilde manipülatif hareketlere yönelmektedir. Maalesef bu, sistemin vur kaç şeklindeki ahlaksızlığının sonucudur. Nitekim 17 Eylül 2026’da SPK, bazı portföy yönetim şirketlerinin fonlarına yönelik alım-satım kısıtlamaları getirdi ve belirlenen bazı fonların tasfiyesine karar verdi.
Maalesef SPK’nin yatırımcıya garanti getiri sağlaması, kısa yoldan kazanç elde etmenin yolunu açan tehlikeli bir uygulamadır. Zira SKP’nin görevi, sorunun büyümesini engellemek ve yatırımcıyı koruyacak tedbirleri uygulamaya koyarak yatırımcı üzerinden manipülatif gelir elde edenlerden bunun bedelini tahsil etmek olmalıdır. Zira Risk almak piyasanın doğal parçasıdır. Ancak risk gerçekleştiğinde zararın risk alana değil, kamuya yüklenmesi baştan risk olabileceğinin kabulü hatta riski teşvik etmektir. Maalesef riski gördüğünü söyleyen Hazine ve Maliye Bakanı ile bakanlığa bağlı birimler, gerekli müdahaleyi yapmayarak kamunun sırtına yük bindirmişlerdir.
Doğrusu bu sonuç, iktidarın emekçi kesimlerden topladığını sermayeye aktaran kaynak transferi politikasından bağımsız değildir. Daha açık bir ifade ile yaşanan iktidarın sınıfsal tercihinin ortaya çıkardığı sonuçtur.
Aslında Türkiye 1980’den bu yana kumarhane kapitalizminin yaşandığı bir ülkedir. Evet, Türkiye 24 Ocak 1980 kararlarından bu yana kapitalist ekonomi teorisyeni Keynes’in, 1929 büyük ekonomik bunalımını değerlendirirken bunalımın ana nedeni olarak gösterdiği, “Casino Capitalism” ya da Türkçe çevirisiyle kumarhane kapitalizmini iliklerine kadar yaşayan bir ülkedir. Keynes, 1929 ekonomik buhranının nedenlerini irdelerken, 46 yıldır Türkiye’de uygulanan ekonomik politikayı çok iyi tarif etmiş. Zira kumarhane kapitalizminin egemen olduğu ekonomik sistemlerde, yüksek faizler ve borsa rejimleri aracılığıyla aşırı şişen mali piyasalar hızla çözülmeye başlar. Böylece bir tür kumar ekonomisi oluşmaya başlar. Bu kumarda kaybedenler ise işçi sınıf ile diğer emekçi katmanlardır.
Elbette bu konuyu ekonomistler, iktisatçılar, bilimsel veriler ışığında daha detaylı değerlendirecek ve toplumu aydınlatacaklardır. Dolayısıyla ben burada onların alanına girmeden, konunun siyasi irade ile ilgili olan bölümüne dikkat çekmek istedim.
Hepiniz takip ediyorsunuz, zaman zaman yazılarımda çocuk işçiliği ele alırım. Özellikle 24 yıllık AKP iktidarında temel özelliği, çocukları ucuz işgücü olmaya yönelten sözde meslek eğitimine dikkat çekerim. Evet 24 yıllık iktidar, eğitimi bir yandan özelleştirip üst ve orta sınıf ailelerin çocuklarını daha iyi eğitim verdiğine inandırdığı kolej tipi özel okullara yönlendirirken, diğer yandan çocuklarına özel eğitim alma imkânı olmayan, yoksul ailelerin çocuklarını, din eğitimini referans aldığı devlet okullarında meslek eğitimine mecbur bırakmaktadır.
Elimde DİSK-AR’ın çocuk işçiliğine dair araştırma raporunun Eylül 2026 bülteni var. Meslek eğitiminden çalışma koşullarına, Verilen ücretlerden çocuk işçilerin maruz kaldıkları iş cinayetlerine kadar birçok konuya genişçe yer verilen raporun sunuş bölümünde bir paragraf dikkatimi çekti.
Bakın ne diyor DİSK yönetim kurulu: “Konfederasyonumuz DİSK, çocuk işçiliğinin kökeninde yatan asıl sorunun çocuğun kendisi ya da ailesinin bireysel tercihi değil, yetişkinlerin güvencesiz ve düşük ücretli çalıştırılması olduğunu her zaman vurgulamıştır. Bir toplumda ebeveynler insanca bir ücretle güvenceli bir işte örgütlü bir biçimde çalışabildiği sürece çocuklar çalışmak zorunda kalmaz. Bu nedenle çocuk işçiliğiyle mücadele aynı zamanda yetişkin işçilerin sendikalaşma ve toplu pazarlık haklarının güçlendirilmesi mücadelesidir. Genç işçilerin ve çırakların bugün sendikal örgütlenmenin dışında kalan kesimler olması, yarının çocuklarının da aynı örgütsüzlük ve güvencesizlik zincirine eklemlenmesi anlamına gelmektedir.” DİSK yönetim kurulunun bu tespiti, ekonomik kayıpların aileleri çocukları eğitimden koparmaya ittiğini tespit eden önemli bir tespittir. Zira AKP dönemi, çalışanların satın alma güçlerinin hızla eridiği ve yoksullaşmanın yayıldığı bir dönemdir. Bunun temel nedeni, 12 Eylül darbesinden günümüze ve özellikle AKP iktidarı döneminde örgütlenme (sendikalaşma) ile toplu pazarlık haklarının fiilen kullanılmaz hale getirilmesidir. Maalesef kâğıt üstünde anayasa ve yasalarda bulunan bu hakların kullanımı pratikte imkânsız hale getirildiği için, çalışanlar ile emekliler büyük bir gelir kaybına uğradılar. Örgütsüzlükle bütünleşen baskı rejiminden dolayı, kullanılan mal ve hizmetlerin fiyatları ile ücretler aynı oranda artmadı. Zaten 12 Eylül darbesinin amacı da buydu. Yani faşist darbe, devleti ekonomik faaliyetlerden çekerek, sermayeye özelleştirme, yüksek enflasyon, ucuz emek ve spekülatif sermaye hareketleri ile kaynak aktarma programı olan 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanmasının zeminini sağlamak üzere yapılmış bir darbeydi.
Bence DİSK-AR’ın raporunun en çarpıcı bölümü; Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile İşçi Sağlığı İş Güvenliği (İSİG) Meclisinin verilerinden aktardığı, çocuk işçilerin karşılaştıkları iş kazaları ve iş cinayetlerine yer verilen “ÇOCUK İŞ CİNAYETLERİ” başlıklı 4. bölümüdür. Bu bölümde yer verilen verilere göre son 9 yılda en az 93 bin çocuk iş kazası geçirdi.
Örneğin; 2017-2025 döneminde çalışan sayısına göre, çocuk işçilerin maruz kaldıkları iş kazası sıklığı yetişkinlere göre çok daha fazladır. Verileri bir grafikle açıklayan DİSK-AR bu bölümde, “14-17 yaş grubunda iş kazası geçirenlerin oranı 2017’de yüzde 9,5 iken 2025’te yüzde 25,8’e yükselmişti” diyor. DİSK-AR’ın raporunda, bu dönemde çocuk iş kazası oranının yüzde 16,3 oranında artarak 2.7 kata çıktığı belirtiliyor. Aynı dönemde 18 ve üzeri yaşta çalışanlarda bu oran yüzde 2,4’te yüzde 4,4 çıkmış ve yüzde 1,8 oranında artmıştır. Yıllara göre artış hızlarına oran ve rakamlarla yer verilen rapora göre “2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuk çalışırken yaşamının yitirdi.” SGK verilerine göre, 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı çocuk işçi sayısı 2017’de 6.348 iken 2025 yılında 20.836’ya yükseldi.
Türkiye’nin kanayan yarası olan çocuk işçiliği konusunda, ailelerin yoksullaşmalarına ve çocuklarını okuldan alıp çalışmaya yönlendirmelerine dair veriler ile Meslek Eğitimi (MESEM), çıraklık ve işçi olarak çalışan çocuk sayısına, aldıkları ücretlere, maruz kaldıkları iş kazaları ve ölümlere dair birçok verinin yer aldığı raporu isteyen herkes DİSKîn sosyal medya hesaplarından indirip edinebilir. Evet, bu ülke ucuz emek cenneti olmanın yanı sıra kumarhane kapitalizminin uygulandığı, nimetlerini bir avuç sermayenin yediği, külfetini yoksul emekçilerin yüklendiği bir ülkedir!
Veli Beysülen

