İran ile İsrail arasında artan gerilim sadece iki ülkenin askeri hamlelerinden ibaret değil. Küresel güç olma planının tam ortasında duruyor. Bunun içinde yalnızca oyunun ilk ayağı bölgede rakipsiz güç oluşturmak . Kamuoyunada mağduriyet algısı verebilmek için
dünyaya çoğu zaman “Birkaç ülkenin elinde nükleer silah var” gibi sadeleştirilmiş bir yöntemle sunuyor. Oysa gerçek çok daha karmaşık. Resmî olarak nükleer silaha sahip ülkeler arasında Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık bulunuyor. Bunlara ek olarak Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore de nükleer kapasiteye sahip. Uluslararası literatürde açıkça teyit edilmese de İsrail’in de bu güce sahip olduğu güçlü bir kanaat olarak kabul ediliyor.
Bu tabloya bakıldığında, İran’ın nükleer programı etrafında dönen tartışmaların neden bu kadar hassas olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Ancak İran–İsrail gerilimini anlamak için Washington’u denklemin dışına koymak mümkün değil. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’in en güçlü müttefiki konumunda. Bölgedeki askeri varlığı, savunma anlaşmaları ve siyasi desteğiyle Washington, yalnızca bir gözlemci değil; oyunun aktif aktörlerinden biri.
Öte yandan ABD, İran’ın nükleer silah elde etmesini ulusal güvenlik meselesi olarak görüyor. Yıllardır uygulanan yaptırımlar, diplomatik baskılar ve nükleer anlaşma süreçleri bunun göstergesi. Bir dönem imzalanan nükleer anlaşma umut yaratmış olsa da karşılıklı güvensizlik ve bölgesel rekabet bu süreci zayıflattı.
Buradaki temel soru şu: Nükleer silahların caydırıcılığı mı daha güçlü, yoksa kriz anlarında insan faktörünün hata payı mı?
Soğuk Savaş yıllarında nükleer denge, iki süper güç arasında güç zehirlenmesi oluşturmuştu. Ancak Orta Doğu’daki çok aktörlü yapı, bu dengeyi daha karmaşık hale getiriyor. İran–İsrail hattında çıkabilecek büyük bir çatışma, sadece iki ülkeyi değil; Amerika’yı, bölgesel güçleri ve dolaylı olarak küresel ekonomiyi de etkileyecektir.
Enerji piyasaları, ticaret yolları, jeopolitik ittifaklar… Hepsi zincirleme bir reaksiyona açık. Küresel sistem bu kadar kırılganken, nükleer bir gölgenin altında yapılan her stratejik hamle, hesaplanamayan riskler barındırıyor.
Gerçek şu ki mesele yalnızca İran ya da İsrail değil. Mesele, nükleer çağda siyasal aklın ne kadar güçlü kalabildiğidir. Amerika’nın desteği, Rusya ve Çin’in denge arayışı, Avrupa’ nın diplomasiye daveti.
Fakat unutulmaması gereken bir gerçek var:
Nükleer silahların varlığı, insanlığın ulaştığı teknolojik zirve değil; aynı zamanda ahlaki sınavıdır.” Savaşın galibi yoktur.” İran–İsrail gerilimi ve Amerika’nın bu denklemin içindeki rolü bize şunu hatırlatıyor: Güç sahibi olmak, onu kullanmaktan daha büyük bir sorumluluk gerektirir.
Ve belki de asıl mesele şudur: Dünya, nükleer kapasiteyi artırarak mı daha güvenli olacak, yoksa diplomasiye sarılarak mı?
Karar, yalnızca liderlerin değil; insanlığın ortak geleceğinin kaderidir. olarak görüyor. Yıllardır uygulanan yaptırımlar, diplomatik baskılar ve nükleer anlaşma süreçleri bunun göstergesi. Bir dönem imzalanan nükleer anlaşma umut yaratmış olsa da karşılıklı güvensizlik ve bölgesel rekabet bu süreci zayıflattı.
Buradaki temel soru şu: Nükleer silahların caydırıcılığı mı daha güçlü, yoksa kriz anlarında insan faktörünün hata payı mı?
Soğuk Savaş yıllarında nükleer denge, iki süper güç arasında bir tür güç zehirlenmesi oluşturmuştu. Ancak Orta Doğu’daki çok aktörlü yapı, bu dengeyi daha karmaşık hale getiriyor. İran–İsrail hattında çıkabilecek büyük bir çatışma, sadece iki ülkeyi değil; Amerika’yı, bölgesel güçleri ve dolaylı olarak küresel ekonomiyi de etkileyecektir.
Enerji piyasaları, ticaret yolları, jeopolitik ittifaklar… Hepsi zincirleme bir reaksiyona açık. Küresel sistem bu kadar hassasken, nükleer bir gölgenin altında yapılan her stratejik hamle, hesaplanamayan riskler barındırıyor.
Gerçek şu ki mesele yalnızca İran ya da İsrail değil. Mesele, nükleer çağda siyasal aklın ne kadar güçlü kalabildiğidir. Amerika’nın desteği, Rusya ve Çin’in denge arayışı, Avrupa’nın diplomasi çağrıları…
Nükleer silahların varlığı, insanlığın ulaştığı teknolojik zirve değildir. İran–İsrail gerilimi ve Amerika’nın bu denklemin içindeki rolü bize şunu hatırlatıyor: Güç sahibi olmak, onu kullanmaktan daha büyük bir sorumluluk gerektirir.
Yoksa Süper Güç Abd artık Süper Güç değilmi 37 trilyon dolar dış borcunu İsrail mi kapattı onun kiralık katilimi yada İsrail gibi sponsor bir ülkeyi Çin’ e kaptırmamak için tetikçiliğinemi soyundu. Avrupa’ nın Rusya’ ya karşı kurduğu Nato ve en güçlü kurucu üyesi , süper gücü , kalkanı Abd , Nato’ nun diğer üyelerine tehditler savurması Nato birliğininde dağılma sürecini başlatması ve yerine yeni oyun kurucuların gelmesini zorunlu kılacak buda yeni dünya düzeninde yeni aktörleri ön saflara getirecek , kimi sınırların yeniden çizilmesine sebep olacaktır.
Ve belki de asıl mesele şudur: Dünya, nükleer kapasiteyi artırarak mı daha güvenli olacak, yoksa diplomasiye sarılarak mı?
Vesselam…
admin


YORUMLAR