Türkiye siyaseti yeniden Abdullah Öcalan ve İmralı üzerinden şekillenen tartışmaların merkezine doğru ilerliyor.
Son aylarda İmralı’da Öcalan’ın kullanımına yönelik bir yapı veya konut oluşturulduğuna ilişkin açıklamalar kamuoyunun gündemine taşındı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İmralı’da Öcalan için bahçeli ve konforlu bir ev yapıldığını söylerken, Adalet Bakanı Akın Gürlek özel olarak Öcalan’a konut yapılmadığını, bölgede yeni idari yapıların bulunabileceğini ifade etti. Böylece daha ilk aşamada kamuoyunun önünde cevaplanması gereken önemli bir soru ortaya çıktı: Gerçekte ne yapılıyor?
Tartışmanın bir başka boyutunda ise Öcalan’ın evlenmek istediği ve kendisine bir eş bulunacağı yönündeki iddialar yer alıyor. Bu iddia Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ tarafından gündeme getirildi. Ancak ortada bunu doğrulayan resmi bir karar veya devlet politikası bulunmadığından, bu iddianın kesinleşmiş bir gerçek gibi sunulması doğru olmaz.
Peki bütün bunlar neden şimdi konuşuluyor?
Türkiye’nin son 40 yıllık siyasi tarihine baktığımızda, Kürt meselesinin yalnızca güvenlik politikaları üzerinden ilerlemediğini görüyoruz. Farklı dönemlerde siyasi çözüm, demokratikleşme, müzakere ve çatışmasızlık arayışları da gündeme geldi.
Bunun en önemli örneklerinden biri 2013-2015 yılları arasındaki Çözüm Süreci’ydi. Akademik çalışmalar, bu dönemde Öcalan’ın sürecin önemli aktörlerinden biri haline geldiğini ve devlet ile PKK arasında yürütülen görüşmelerin önemli bir bölümünün İmralı ekseninde şekillendiğini ortaya koyuyor. Süreç 2015’te sona erdi.
O dönem yaşananlar bugün açısından da önemli bir ders niteliğinde.
Çünkü Türkiye’de siyasi aktörlerin attığı bazı adımlar yalnızca o günün siyasi dengeleriyle değil, seçim sonuçları, ittifaklar ve toplumsal tepkilerle birlikte değerlendirildi.
Bugün de benzer bir soru ister istemez yeniden ortaya çıkıyor:
İmralı üzerinden yürütülen yeni süreç yalnızca terörün sona erdirilmesi ve toplumsal barış amacıyla mı ilerliyor, yoksa bunun siyasi ve seçimsel sonuçları da hesaplanıyor mu?
Bu soruya bugün kesin bir cevap vermek mümkün değil.
Ancak siyasetin doğası gereği hiçbir siyasi aktörün atacağı adımların siyasi sonuçlarını hesaplamadığı da düşünülemez. Önemli olan, siyasi hesap ile devlet politikası arasındaki sınırın nerede çizildiğidir.
Öcalan’ın süreç içerisinde yeniden bir muhatap olarak öne çıkarılması da bu nedenle Türkiye’de farklı kesimlerde farklı tepkiler oluşturuyor.
Bir kesim bunu silahların bırakılması ve çatışmanın sona erdirilmesi açısından gerekli bir siyasi kanal olarak değerlendiriyor. Nitekim 2026 yılı içerisinde yürütülen süreçte Öcalan’ın silah bırakma, demokratik siyaset ve hukuki düzenlemeler konusunda mesajları kamuoyuna aktarıldı.
Başka bir kesim ise şu soruyu soruyor:
Türkiye Cumhuriyeti’nin hapiste bulunan bir hükümlü üzerinden yeni bir siyasi düzen kurması nereye kadar sürdürülebilir?
İşte “mahkûma mahkûm bir siyaset mi?” sorusu tam da burada anlam kazanıyor.
Çünkü mesele yalnızca Abdullah Öcalan’ın nerede yaşayacağı, kendisine nasıl bir imkan sağlanacağı veya kimlerle görüşeceği değildir.
Asıl mesele, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin kararların hangi zeminde ve hangi demokratik meşruiyetle alınacağıdır.
Eğer amaç gerçekten terörün sona erdirilmesi, silahların bırakılması ve Türkiye’de kalıcı bir toplumsal barışın sağlanması ise bunun ölçüsü bir kişiye sağlanan imkanlar değil, ortaya çıkacak hukuki ve demokratik sonuçlar olmalıdır.
Aynı şekilde, eğer süreç bir seçim hesabının parçası olarak yürütülüyorsa, bunun da toplum tarafından sorgulanması doğaldır.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Bir siyasi hamlenin seçimlere etkisi olabileceğini düşünmek başka, o hamlenin yalnızca oy kazanmak amacıyla yapıldığını kesin bir gerçek olarak ilan etmek başkadır.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bu ayrımın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
2013-2015 Çözüm Süreci üzerine yapılan akademik çalışmalar, sürecin yalnızca iç politikayla açıklanamayacağını; bölgesel gelişmelerin, güvenlik dengelerinin ve siyasi aktörler arasındaki güç değişimlerinin de süreci etkilediğini ortaya koyuyor.
Bugünkü süreç de aynı şekilde tek bir nedene indirgenmemeli.
Ancak kamuoyunun sorması gereken sorular var:
İmralı’da gerçekten ne değişiyor?
Öcalan’a sağlanan imkanların hukuki statüsü nedir?
Devlet hangi hedefe ulaşmaya çalışıyor?
TBMM’nin bu süreçteki rolü ne olacak?
Muhalefet ve toplum sürecin neresinde duracak?
Ve belki de en önemlisi:
Türkiye’nin geleceği, bir mahkûmun siyasi etkisine ne ölçüde bağlanacak?
Bu soruların cevabı verilmeden yapılacak her tartışma eksik kalacaktır.
Çünkü mesele artık yalnızca Öcalan meselesi değildir.
Mesele, Türkiye’nin terörle mücadele, hukuk, demokrasi, toplumsal barış ve siyaset arasındaki dengeyi nasıl kuracağıdır.
Son 40 yılın tecrübesi ise şunu göstermiştir:
Kısa vadeli siyasi hesaplarla atılan adımlar, uzun vadede çok daha büyük siyasi sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle bugün yapılması gereken, sloganlarla taraf olmak değil; ne yapıldığını, neden yapıldığını ve sonucunda Türkiye’nin nereye götürüldüğünü sormaktır.
Belki de asıl soru şudur:
Mahkûma mahkûm bir siyaset mi, yoksa Türkiye’nin önünü açacak yeni bir siyaset mi?
Bunun cevabını siyasi aktörlerin açıklamalarından çok, önümüzdeki dönemde atılacak somut adımlar gösterecek.


YORUMLAR