Türkiye ekonomisi özellikle 1980 yılından bu yana derin krizler yaşayan bir ekonomidir. Bunun temel nedeni, 24 Ocak 1980 kararlarıyla uygulamaya konan serbest piyasanın belirleyici olduğu yeni liberal ekonomik modeldir. Nitekim Türkiye, bu süreçte çeşitli krizlerle karşı karşıya kaldı ve her kriz, kapitalin/sermayenin belli ellerde toplanması ile sonuçlandı.
Evet, Türkiye’de 1980’li yıllarda bankerlik sisteminin çökmesi üzerine, yüksek faizli gelir elde etme manipülasyonuna inanarak parasını bankerlere yatıran 300 bin insan parasını kaybetmişti. O dönem Türkiye gündeminin popüler konularından olan bankerlerin batması infiale yol açmış, intiharlar, öldürme ve yaralamalar yaşanmıştı. Hatta dönemin Maliye Bakanı Kaya Erdem, “Vatandaş üç-beş kuruş fazla kazanmak için kumar oynamıştır” demişti. Krizde 250 civarında banker batmış ve 300 bine yakın mevduat sahibi 62 Milyar Türk Lirası kaybetmişti. Sonuçta bu ülke insanının vergisi, yol verilen kapkaççıların batırdığı paraları karşılamak üzere kullanılmıştı.
Türkiye, devletin iktisadi faaliyetlerden çekilmesini esas alan 24 Ocak kararlarından itibaren, yukarıda açıklamaya çalıştığım banker krizi ile başlayan süreçten günümüze özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllarda, siyasi istikrarsızlığın yanı sıra ekonomik krizlerle boğuşmaya devam etti. Nitekim Tansu Çiller başkanlığındaki DYP-SHP Koalisyonu, 5 Nisan 1994 tarihinde “Ekonomik İstikrar Programı” adıyla halkın geniş emekçi kesimlerini ezen kararları hayata geçirdi.
Ne yazık ki, tüm bu kararlara ve sözde tedbirlere rağmen kriz sürekli hale geldi. Kuşku yok ki bu kriz ortamına yol açan, yeni liberal ekonomi programın başlattığı ekonomik dönüşümüa fırsata dönüştürmek isteyen rantiyeci kesimin aşırı kazanım hırsıdır. Nitekim 1980’li ve 1990’lı yıllarda, banker krizini devletin desteği ile aşan, paradan para kazanmaya dayayan spekülatif sermaye bankacılık sektörüne yöneldi. Bu yönelim sonucu, 1990’lı yılların sonunda ülkede adeta banka enflasyonu vardı. Maalesef birçoğu kaynağı belli olmayan spekülatif sermayeye dayanan, yani bankacılık kriterlerini taşımayan bu bankalardan 24 tanesi 2001 krizinde battı. Milyarlarca lira paranın buharlaştığı bu krizden sonra, IMF’nin kemer sıkma politikası uygulandı ve emekçi kesimler büyük kayıplar yaşadılar. Sonuçta kredi vermenin karşılığında Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) bastırması sonucu, para politikalarının belirlenmesi ve denetimi için özerk mali kurumlar oluşturuldu.
2002 yılında AKP, barajlı seçim sisteminin avantajı ile tek başına iktidar olduğunda Türkiye toplumuna dayatılan kemer sıkma politikaları sonucu yapılan kanuni düzenlemeler, piyasayı rahatlatmış ve kriz önemli oran da aşılmıştı. Ancak AKP, geldiği günden itibaren kurumların özerkliğinden rahatsızlık duydu ve özerkliklerine son verip kendi kontrolüne alma çabası içinde oldu. Maalesef bunu zamanla başardı. Özellikle 2018 yılında tek adam yönetimine geçilmesiyle birlikte, bu kurumlar direk cumhurbaşkanına bağlandı ve yöneticilerin tamamı tek yetkili cumhurbaşkanı kararnamesi ile atanmaya başlandı. Kuşkusuz iki hafta önce patlak veren fon krizinin temelinde de, özerkliği yok edilen bu kurumların cumhurbaşkanının kontrolünde olması ve iktidarın ekonomik politikasına uygun kararlar alması var. Daha açık bir ifadeyle düzenleme ve denetim yetkileri ellerinden alınmış, cumhurbaşkanından talimat almadan hareket edemeyen kurumların seyirciliği, finansal piyasalarda yaşanan türbülansın nedenidir. Bu türbülansın arka planı incelediğinde ise AKP rejiminin olağanlaştırdığı kendi ilişkiler ağı açıkça görülüyor. Nitekim batan fonların sahipleri ile yönetim kadrolarının iktidarla çeşitli biçimlerde ilişkileri var.
Bakın Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, 22 Eylül 2026 tarihinde Birgün gazetesindeki köşesinde yayımlanan, “ENİNE BOYUNA 10 SORUDA FON KRİZİ” başlıklı yazısında krizi tahlil ettiği 10 maddelik tespitinin ikinci maddesinde ne diyor: “Geçen haftadan bu yana finansal piyasalarda yaşanan türbülansın arka planını incelediğinizde, AKP rejiminde neredeyse alıştığımız ilişkiler ağı karşımıza çıkıyor. İktidarla girift ilişkileri olan portföy yönetim şirketleri, onların sorumsuz stratejilerini meşrulaştıran akademisyenler, iktidarı aklamaktan başka derdi bulunmayan medya mensupları, sade insanların aklını çelmek için kurgulanmış reklam kampanyaları… Ayrıca faiz kavramını kullanmadığı için özellikle muhafazakâr kesim açısından cazibesi bulunan konut ve araba finansmanında giderek ağırlığı artan ‘tasarruf finansman şirketleri’ de bu çarkın içerisinde. Üzerine bir de aşırı getiri iştahıyla her türlü riski göze almaya teşne, yaptığı yatırımın altını-üstünü araştırmayan kitle yanında, ‘nasıl olsa satış anında benden safını bulurum sıyrılırım’ beklentisiyle karambole dalan kaşar yatırımcıları da eklerseniz arzla-talep yüksek bir noktada buluşmuş oluyor. Tüm bunlara gerekli düzenlemeleri yapacak, denetimleri sürdürecek, bir sorun çıkması halinde ivedilikle önlemleri hayata geçirecek SPK, BİST başta gelmek üzere ilgili kamu kuruluşlarındaki liyakat sorununu, ‘döner kapı’ mantığıyla finans sektörü ile düzenleyici kuruluşlar arasındaki geçişkenliği de ekleyince, kapıyı çalan krize fazla şaşırmamak gerekiyor.”
Evet, Sayın Kozanoğlu aslında bağıra bağıra gelen krize yol açan aktörleri kısaca özetlemiş. Sayın Kozanoğlu’nun da belirttiği gibi, ilgili kurumlar gerekli önlemleri almamışlar.
Yukarıda kurumların özerliklerinin kaldırıldığını, yöneticilerin tek imzalı kararname ile atandığını vurgulamıştım. Kuşkusuz yaşananalar, ülkede tek söz sahibi olan Cumhurbaşkanının veya ona öneride bulunan danışmanlarının, atamalarda kriter olarak liyakati değil, kendi sözünde çıkmamayı esas aldığını göstermektedir. Nitekim Sayın Kozanoğlu da yazısının yukarıya aldığım paragrafında aynı konuya dikkat çekiyor.
Ortaya saçılan ilişkiler ağının içinde AKP Gençlik Kolları üyesi Muhammet Yarız ile eski Aile Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya dikkat çeken isimler. Ancak soruşturma derinleştikçe çok daha fazlasının deşifre olacağı açık. İktidar cephesinde ve yandaş basında olayın üstünü örtme telaşı var. İstifa mekanizması işlemediği için Fatma Betül Sayan Kaya partideki görevlerinden affını istedi ve Erdoğan kendisini azletti. İktidar ve yandaşları, bu azletme işlemi üzerine, “Biz yolsuzluk yapanı korumuyoruz, kim yapmışsa üzerine gidiyoruz” yaygarasına başladılar.
Peki, gerçekten öyle mi? Elbette değil. Zira partideki görevlerden istifa suçu ortadan kaldırmıyor. Yasalar gayet açık suç işlediğine dair şüphe olan herkes yargılanmak zorunda. Yani 5 ay önce borsaya 163 milyon 40 bin lira yatıran ve operasyondan birkaç gün önce elindeki hisseleri satarak 2.milyar 170 milyon lira getiri elde eden eski bakan AKP Genel Başkan Yardımcısı, satın aldığı hissenin hızla yükseleceğini nereden biliyordu? Operasyondan birkaç gün önce hisselerini operasyon yapılacağını öğrendiği için mi sattı? Öyle ise kim veya kimler kendisine haber verdi? Bunların hepsinin hesabını yargıya vermesi gerekiyor. Fon vurgununda ilk anda yaklaşık 1 trilyon liranın götürüldüğü açıklansa da Yeni Parti lideri Özgür Özel, geçen hafta içinde giden paranın 3,5 trilyon lira olduğunu açıkladı. Özel 6 Şubat depreminin maliyetinin 100 milyar dolar, fon vurgunun maliyetinin ise 90 milyar dolar olduğunu belirterek giden paranın büyüklüğünü açıklamış oldu. Şimdi bu para kefil olan devletten yani bu ülkenin vergi mükellefi milyonlarca yoksuldan çıkacak.
Maalesef yaşadıklarımız, Sevgili Sırrı Süreyya Önder’in TBMM kürsüsündeki bir konuşmasında, “Allah, sizin Allah bizi utandırmasın duanızı kabul etti utanma duygunuzu elinizden aldı” dediği noktada olduğumuzu gösteriyor. Zira fon yolsuzluğu ortaya çıkan eski bakan, şimdiki AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın görevden affını istemesi ve AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onu görevden azletmesiyle birlikte, parti sözcüsü Ömer Çelik’ten başlayarak parti adına konuşanlar, iktidarı aklama yarışı içinde olan sözde akademisyenler ve yandaş basında kendilerine köşe tahsis edilmiş icazetli kalemşorlar, topluca hücuma geçtiler ve “Erdoğan’ın emeğine halel getiremezsiniz!” diyerek fon yolsuzluğu bireysel münferit olaymış gibi, vurguna bulaşmış olanları hedef almaya başladılar. Halbuki fon yolsuzluğu, bu iktidar döneminde ortaya çıkan ilk yolsuzluk olmadığı gibi son da olmayacaktır.
Onlar ne derlerse desinler gerçekler ortadadır. Zira bugüne kadar, yolsuzluk ve rüşvetle suçlanan hiçbir AKP’li seçilmiş veya seçilmemiş yargı önüne çıkarılmadı ve hesap sorulmadı. Muhalefet mensubu seçilmişler, gizli tanık ifadeleri ve baskıyla itirafçı olmaları sağlananların yalan beyanları üzerine sabahın köründe evleri kollukla basılarak, azılı suçlu misali ters kelepçeyle gözaltına alınırken, devlet kurumlarının kaydında olan sabit delillere rağmen hiçbir AKP’linin gözaltına alınıp ifadeye götürülmemesi, bu ülkede iktidar mensuplarının dokunulmaz olduklarının kanıtıdır!
Veli Beysülen

