Dünya da kapitalist sistemin kurulmasının ilk yıllarından başlayarak, işçi sınıfının verdiği mücadeleler sonucu, Kapitalizm sosyal devleti bünyesine monte etti. Sosyal bir devlet, sınırları dahilinde yaşayan yurttaşlarının yaşamı boyunca karşılaşabilecekleri riskler sonucu oluşabilecek ekonomik, sosyal ve bedeni kayıp gibi problemleri gidererek, herkesin ailesiyle birlikte insanca yaşamasını sağlayacak gelire sahip olmasını sağlamayı taahhüt eden devlettir. Kısacası sosyal devlet, yurttaşlarının insanca yaşamalarını sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük gereği devletler tarafından geliştirilen sosyal güvenlik sistemleri işsizlik, bedeni sakatlık ve yoksulluk gibi riskler karşısında bireyleri korumayı hedefler. Emeklilik sistemleri de yaşlılık döneminde yaşanabilecek yoksulluğun önlenmesi ve yaşlıların çalıştıkları dönem süresince elde ettikleri yaşam standartlarını emeklilik süresince de korumasına yardımcı olur. Farklı demografik yapılar, ekonomik ve siyasi düzen, ülkelerde farklı emeklilik sistemleri olarak karşımıza çıksa da sosyal devletin temel amacı, yurttaşlarının refahını sağlamaktır.
Daha önce başka mecralarda, “SOSYAL DEVLET NEDİR, NASIL ORTAYA ÇIKTI?” Başlıklı 5 bölümlük; “SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ, DÜNÜ VE BUGÜNÜ!” başlıklı 9 bölümlük iki seri yazım yayımlanmıştı. Adı geçen iki yazıda, sosyal devletin tarihsel gelişimi ile dezavantajlı toplumsal katmanları korumak üzere alacağı tedbirler ile bunun için kuracağı sosyal güvenlik sistemine dair tespitlere genişçe yer vermiştim. Dolayısıyla bu yazıda tekrara girmeyeceğim. Ancak yaşadığımız ülke Türkiye, anayasasının 2. maddesi ile belirlenen temel niteliklerin, doyasıyla sosyal devlet niteliğinin de artık fiilen uygulanmadığı bir ülkedir.
Evet, Türkiye Cumhuriyeti anayasasının cumhuriyetin nitelikleri başlıklı 2’nci maddesinde, ”Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.” denmektir. Anayasanın 4’üncü maddesinde ise anayasanın 1’inci, 2’nci ve 3’üncü maddelerinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyeceği hüküm altına almıştır. Bir başka deyişle anayasanın 4’üncü maddesi ilk 3 maddeye kutsallık atfediyor. Ancak bu kutsallığa rağmen özellikle anayasasının 3’üncü maddesi fiilen yürürlükte değil. Fiilen diyorum çünkü geçmişten bugüne ülkeyi yöneten iktidarlar, değiştiremedikleri bu maddeyi uygulamayarak fiilen yürürlükten kaldırdılar.
Elbette bu sadece bugünün sorunu değil. Daha önce birçok yazımda yazdım. Türkiye Cumhuriyeti, hiçbir zaman demokrasinin tam olarak kurumsallaştığı, gerçek demokrasinin işlediği ülke olamadı. Öte yandan bu ülke de hukukun üstünlüğü hiçbir zaman hayata geçmedi. Aksine üstünlerin hukuku ülkenin rutini olarak uygulandı. Özellikle son yıllarda, hukuk iktidarın muhalifleri susturma sopası haline geldi. Laiklik ise baştan beri sorunluydu. Zira devlet, birçok bakanlıktan fazla bütçe ayırdığı Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla tek din ve tek mezhep anlayışını topluma dayattı ve diğer inançları yok saydı. Sosyal devlet ise Cumhuriyetin kuruluşundan 13 yıl sonra 1936 yılında çıkarılan 3008 sayılı kanunda kendine yer buldu. Ancak bu kanuni düzenlemeye rağmen, sosyal güvenlik hakkını sağlayacak kurumsal yapıya dair düzenleme, 1945 yılında çıkarılan 4772 sayılı kanunla yapıldı. Sonraki yıllarda yeni kanuni düzenlemelerle sosyal güvenlik sistemi yurttaşların genelini kapsayacak şekilde genişletildi. Yeni liberal ekonomik modelin uygulamaya konduğu 1980 yılından itibaren ise sosyal güvenlikte geriye gidiş başladı ve haklar zaman içinde adım adım tırpanlandı. Kuşku yok ki, hakların tırpanlaması politikasının zirve yaptığı dönem AKP iktidarı yıllarıdır. Zira AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılından itibaren, el attığı ve bir dizi değişiklik yaptığı alanların başında sosyal güvenlik alanı geliyor.
Kuşkusuz bu AKP’nin sosyal güvenlik alanında yaptığı kanuni düzenlemeler, başta çalışanlar ile emekliler toplumun geniş emekçi kesimlerine önemli hak kayıpları yaşattı. Nitekim emeklilerin büyük çoğunluğu, açlık sınırının hatta ülkede uygulanan en alt ücret asgari ücretin altındaki aylığı ile yaşam savaşı veriyor. Bu durum yazının girişinde belirttiğim, sosyal devlet, herkesin ailesiyle birlikte insanca yaşamasını sağlayacak gelire sahip olmasını sağlamayı taahhüt etmiş devlettir, temel prensibine aykırıdır. AKP’nin yaptığı sosyal güvenlik düzenlemeleri özellikle 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu emeklilerin aylıklarını hızla eritti, bu nedenle bugün en düşük emekli aylığı, 28.075 TL. olan asgari ücretin bile altında 23.552 TL. seviyesindedir.
Halbuki bu ülkede bir ailenin insanca yaşaması için ülkenin yoksulluk sınırının seviyesinde bir gelire sahip olması gerekiyor. Maalesef milyonlarca emeklinin çoğunluğu bırakın tüm ihtiyaçların karşılığı olan yoksulluk sınırını, büyük bir kısmı 4 kişilik bir ailenin sadece mutfak giderinin karşılığı olan açlık sınırının altında aylık alıyor. Nitekim TÜRK-İŞ’in yaptığı açıklamaya göre, Eylül ayında Türkiye’de 4 kişilik bir ailenin gıda harcamasının karşılığı olarak bilinen açlık sınırı 37.800,92 TL gıda ile birlikte giyim, konut, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi tüm temel harcamalar için haneye girmesi gereken toplam gelir olan yoksulluk sınırı ise 123.130,00 TL oldu. Bugün en düşük ev kirasının 30 bin lira olduğu Türkiye’de bir ailede iki emekli aylığının toplamı 47.104 liradır.
Milyonlarca emeklinin sefalete sürüklenmesine karşı, muhalefet milletvekilleri emekli aylıklarının kendisi de açlık sınırının altında olan asgari ücret seviyesine çıkarılması ve sonraki dönemlerde de asgari üret artış oranı kadar arttırılması yönünde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) başkanlığına kanun teklifleri veriyorlar. Nitekim Yeni Parti (YP) Eskişehir Milletvekili Hasan Arslan, emeklilerin yüksek enflasyonun erittiği aylıklarının yetmemesinden dolayı yaşadığı geçim sıkıntısının bir nebze olsun giderilmesi için 16 Ekim’de TBMM Başkanlığı’na kanun teklifi sundu. Arslan, kanun teklifinin gerekçesinde Anayasa’nın yaşlıların korunmasına ilişkin hükümlerine atıfta bulunarak, emeklilerin yaşamlarını açlık sınırının üzerinde sürdürebilecek ekonomik güvenceye sahip olması gerektiğini vurguladı. Ancak kendisinin verdiği teklif de emekli aylıklarını açlık sınırının üstüne çıkarmıyor. Zira baz aldığı 28.075 TL’lik asgari ücret, 37.800 TL olan açlık sınırının 9.725 lira altında.
19 Ekim 2026 tarihinde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’na sevk edilen teklifin görüşülüp kanunlaşacağına dair umutlu olmamak gerektiği açık. Çünkü teklifin komisyona sevk edilmesinden üç gün sonra, 22 Ekim 2026 tarihinde 18 ay önce aynı yönde verdiği kanun teklifinin gündeme alınıp kanunlaştırılması için TBMM Başkanlığına önerge veren Yeni Yol Hatay Milletvekili Necmettin Çalışkan’ın, meclis genel kurulunda görüşülen önergesi AKP-MHP iktidar blokunun oylarıyla reddedildi. Yanlış okumadınız, açlık sınırının altındaki aylığı ile yaşam savaşı veren milyonlarca emeklinin yoksulluk sınırı seviyesinde olması gereken aylığının sadece asgari ücret seviyesine çıkarılması yönünde verilen kanun teklifinin gündeme alınması önergesi, iktidar blokunun sayısal çoğunluğu ile TBMM’de reddedildi. O zaman Eskişehir Milletvekili Hasan Arslan’ın kanun teklifinin gündeme alınıp kanunlaştırılacağını beklemek kendimizi kandırmak olur.
Ülkenin, milyarlarca lira paranın iktidarın atadığı bürokratlar, eski bakanlar, iş insanları ve tüm çağrılara rağmen isimleri açıklanmayan iktidar mensupları tarafından götürüldüğü FON yolsuzluğu ile çalkalandığı bu günlerde, emekli aylıklarının bırakın açlık ve yoksulluk sınırlarını onların altında olan asgari ücret seviyesine çıkarılmasının bile çok görüldüğü bir iktidar anlayışı 24 yıldır bu ülkeyi yönetiyor.
Yukarıda belirttim, yaşadığımız ülke Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değiştirilemeyen, değiştirilmesi bile teklif edilemeyen maddelerinden olan 3’üncü maddesi fiilen yürürlükten kaldırıldığından, bu madde ile hüküm altına alınmış demokrasi, hukuk, laiklik ve sosyal devlet olma niteliklerinden uzaktır. Bu nedenle, milyonlarca emekli, yoksul ve hatta açtır. Kısacası bu ülkeyi yöneten irade, bu ülkenin kalkınmasına yıllarını vermiş, alın teri dökmüş milyonlarca emeklinin emeğini yok sayıyor. Dolayısıyla yaşlılığında insanca yaşamak için verdiği vergi ile sosyal güvenlik priminin karşılığını alamıyor ve sefalet içinde yaşamak zorunda kalıyor. Maalesef bu ülke, emeklisinin artık bu haksızlığa dayanamıyorum diyerek kafasına dayadığı silahın tetiğine basarak intihar ettiği ülkedir. Zira emekli geçmiş emeğinin yok sayılmasına artık tahammül edemiyor!
Veli Beysülen


YORUMLAR